30 Haziran 2013 Pazar
Usta, Mal Gelecek. Az İleriye Al
Düşünsene,
Sabah, eski moda bir saatin alarmıyla uyanıyorsun. Hiç kalkmak istemiyorsun mesela. Ama yaşamına devam edebilmek için kalkmak zorundasın. Elini yüzünü yıkıyorsun mesela. Dişlerini fırçalamadan evvel ekmek arasına peynir sıkıştırıp yiyorsun ayak üstü.
Altında Kanvas model bir pantolon var. Üzerinde t-shirt giymişsin. Koştura koştura minibüse yetişmeye çalışıyorsun. Saatini takmayı unuttuğunun farkına da yetiştiğinde varıyorsun. Uzatıp paranı, cam kenarında bir yerlere oturuyorsun. Yanında tatlı bir hanım. Hoş kokuyor. İlgin dağılıyor birden bire ve yapman gereken işleri düşünmeye başlıyorsun.
Düşünsene,
Minibüsten inmişsin, güneş yakıyor. Yürüyorsun 5 dakika kadar, çok ters yerde iş yerin. Giriyorsun kapısından, içeride klimalar açılmış bile. Yolda gelirken aldığın 2 tane poğaçayı gösterip;
- "1 çay ablacığım" diyorsun mutfağa ve temizliğe bakan hanıma.
Oturuyorsun mesela yerine. Önünde çayın ve poğaçaların. Bir yandan da haberlere göz atıyorsun.
- "Dün ne güzel koymuşlar bizimkiler ya" diye bağırıyor ofisteki diğer arkadaşın. Kafa sallıyorsun.
- "Hakem rezalet yönetti" diyerek devam ediyorsun bakmaya.
Karnını doyurdun mesela. Çay sigara yapmak için aşağıya inmişsin.
Tam bir kamyonet park edecekken dükkanın önüne;
"Usta, mal gelecek. Az ileriye çeker misin?" diyorsun. Yaslanmış duruyorsun kapıda. Adam söylene söylene başka yere çekiyor.
Bir fırt daha çek mesela sigaradan.
Düşünsene. Normal bir hayatın varmış mesela.
Düşün işte kardeşim.
Düşün bunu olur mu?
zaman:
17:29
All The Things She Said
Her çocuk gibi siz de çocukken hayaller kurmuştursunuz. Benim birkaç hayalim vardı. Bunlardan birincisi Siyasetçi olmak. Bu hayal için çok fazla didinmek zorunda kaldım. Henüz Siyasetçi değilim ama 2030'da bu hayalimi gerçekleştirecek şekilde planlarımı ayarladım. Aslında benim vurgulamak istediğim ikinci hayalim.
zaman:
00:10
27 Haziran 2013 Perşembe
Küçük Adamlar
Küçükken Romantik olduğumun farkına dün vardım. Ansızın dolaşırken sokaklarda, 3. sınıfa giderken Seda diye bir kıza yazdığım dörtlük geldi aklıma. Halbuki unutmuştum.
Seda dedim Seda,
Hiç bakmadın bana.
Eğer baksaydın bana,
Olurdu güzel Dünya.
Dünya'nın, bir hanımın ya da beyin size baktığını bildiğinizde, gördüğünüzde daha güzel bir yer olacağını düşünüyorsanız, Romantik olursunuz. Ben 3. sınıfta bunu yapmışım. Neden yaptığım konusunda bir fikir bulamıyorum. Seda bana hiç dönüp bakmamıştı sanırım. Ama merdivenlerden çıkarken bacaklarına baktığımı biliyorum.
Bazen, insan yazmak istiyor. İlkokul 3. sınıfta bir kıza da yazabiliyorsunuz saf duygularınızı, 25 yaşındayken, başka bir kadına da. Bunların aralarında fark olmayabilir çoğu zaman. Duygu, duygudur. Kahve içersiniz mesela, arkadaşlarınızla görüşür, çıkışta arabanızla boş sokaklarda önünüze bakmadan gidersiniz, telefonunuza bakarsınız, cebinize koyarsınız, eve girerken ayakkabılarınızı çıkartır, olduğunuz gibi yatağa bırakırsınız kendinizi. Saydıklarım arasında 3. sınıfa giden bir çocuğun yapamayacağı çok az şey var. Geri kalan bütün her şeyi yapabilir.
Çocuk, okuldan çıkar, evine gelir. Üstünü çıkartmadan kapının önünde 81 oynar. Mahalle maçına gider, hava kararmaya yakın eve gelir, yemek yer ve odasında kendisini yatağa bıraktığı anda aklında aslında neler olduğu ortaya çıkar.
Belki de ilk mektubunu yazar o gece. Ya da ilk mektubunu yazmaya karar verir ileriye dönük. Belki de gece uyku girmez küçük adamın gözüne. Bunu kimse bilemez. Şuan, ilkokul 3. sınıfa gidip de Seda diye bir kıza aşık olan binlerce küçük adam vardır.
Küçük Sedalar, Küçük Adamlar...
Aslında çok şahane şekillerde bağlayabilirdim ama olmak istemediğim bir yerde, kahve içmek zorunda bırakıldım.
Kahvem bitti, yenisi gelene dek beklemeyeceğim.
zaman:
12:00
25 Haziran 2013 Salı
Yeni Bir Şey Başlasın
Sonu ortasında. Gidişat bu şekilde.
...
Sırtında hafif bir ağrı hissetti. Hayır, hayır sızlama. Hayatı geçmeli miydi önünden? Yoksa biran önce ölmek için bünyesini mi zorlamalı mıydı? Bağırmalı mıydı? Hani derler ya, "konuşma, yorma kendini" diye. Belki de daha çok düşünmeliydi. Belki de bu daha çok yorardı.
Bağırdı. Bağırırken ağladı. Pişman mıydı? Ele mi geçirilmişti? Seviştiği kadınlar acaba onu daha sonra düşlemiş miydi? Acaba hiç hamile kalan olmuş muydu? Bir oğlu olsa neye benzerdi?
Acaba sevdiği/seveceği/sevmek istediği kadın şuan ne yapıyordu? Soyunmuş mudur? Sere serpe uzanmış mıdır yatağına? Hiç aklına geliyor muyum acaba?
...
Sırtında hafif bir ağrı hissetti. Hayır, hayır sızlama. Hayatı geçmeli miydi önünden? Yoksa biran önce ölmek için bünyesini mi zorlamalı mıydı? Bağırmalı mıydı? Hani derler ya, "konuşma, yorma kendini" diye. Belki de daha çok düşünmeliydi. Belki de bu daha çok yorardı.
Bağırdı. Bağırırken ağladı. Pişman mıydı? Ele mi geçirilmişti? Seviştiği kadınlar acaba onu daha sonra düşlemiş miydi? Acaba hiç hamile kalan olmuş muydu? Bir oğlu olsa neye benzerdi?
Acaba sevdiği/seveceği/sevmek istediği kadın şuan ne yapıyordu? Soyunmuş mudur? Sere serpe uzanmış mıdır yatağına? Hiç aklına geliyor muyum acaba?
zaman:
11:15
21 Haziran 2013 Cuma
Çeşit Çeşidiz
Mahallede ilk Atari benimdi. Evde televizyon yokken, Atarimiz vardı.
Babamın godoman bir akrabası vardı. 90'larda Volvo sahibi bir adam. Şimdilerde vergi kaçırmaktan ötürü hapis cezası varmış ama kaçıyormuş. Kaçak yani. Hatırımda kaldığı kadar tarif edeyim.
Uzun boyluydu. Amerikan vari bir ses tonu (hani şu gırtlaktan konuşulan), yarı İngilizce, yarı Türkçe konuşurdu. Hafif kilosu da vardı ama uzun boylu olduğu için yakışırdı. Adı Ali'ydi.
Neyse. Bir bayram arefesi bize geldi. Elinde poşetlerle gelirdi genelde. Babam, yiyecek getirilmesini sevmediği için, saygı gösterir, hiç yiyecek getirmezdi. Elinde dikdörtgen bir kutu. Biliyorum aslında ne olduğunu ama bir yandan da TV bakıyorum arabada falan mı diye. Koydu ortaya, "ulan Atari bu" diye bağırmış olabilirim. O anda TV çıktı tabii ki aklımdan.
"Ne güzel oynarız, ne güzel dövüş ederiz" diye diye haykırıyorum evde. A-TA-Rİ ulan. Teknolojinin son harikası ellerimde.
Sonra sonra aklıma yeniden TV geldi.
"Lan" dedim, "nasıl oynayacağız bunu?"
Babama "TV al" desem, adam ekmeği zor sokuyor. Yaş küçük ama bencil düşünme yok lugatmızda. Karadenizli bir Anne, disiplinli bir Baba tarafından büyütülmüşüz sonuçta.
Baba alamaz TV'yi, Ali Amca da böyle büyük bir şeyi zaten almış, bir de TV alsa, Babam da erkek adam. Aile Babası. Ben olsam ben de almam. Ama düşünememiş TV olmadığını.
Neyse, kimseye söylemiyoruz Atarimiz olduğunu. Alan var, alamayan var hesabı yapıyoruz. Hani 90'larda dini sohbet yapmak için gizli gizli, tek tek girilen evler vardı, belki hatırlarsın.
Dayımlarda TV var, dayım falan "tamam" demiş.
Hava kararınca sadece Cuma ve Cumartesi geceleri oynamamıza izin vardı. Kimse görmesin de özenmesin diye yokuş olan sokakta aşağıya doğru koşar, en alttaki binaya ışık hızında girer, 3. kata çıkardım. 5 dakika sonra da abim gelirdi. Sabaha kadar dövüş ederdik Atari'de.
Kimse bir şey demezdi.
Sonra eve, Grundig marka bir TV aldı babam. Onda oynamaya başladığımızda tüm mahalle bize gelir, sırayla Atari oynardık. Sarı kola içme hakkımız vardı. Arkadaşlarımızın anneleri falan gelir, arkada sohbet edip bisküvi yer, biz de önde bisküvi, sarı kola ve Atari ile çocukluğumuzun son günlerini geçirirdik. Sonra sonra, herkes tarafından alınabilir bir alet olmaya başladı Atari. Bir sürü çeşidi çıktı. "999999 in 1" kasetler falan çıkmaya başladığında ise artık bize kimse gelmez olmuştu.
Çok sonraları, şu, karışık dönemlerde; karşı komşularımızın oğulları, sokağımızdaki başka çocuklar falan bu olaylar içerisinde olmaya, aileleri tarafından zorlanmaya başlandı. Dün Atari oynadığımız çocuklar, artık akşamları zikir çekmeye gider, geri kalan zamanlarda da Fazilet Partisinin falan delegesinde abileriyle çay içmeye başladı.
Kopuş o kopuş. Eski mahalleme gittiğimde, bazen denk geliriz. En son hatıram, oynadığımız Atari, içtiğimiz sarı kola heriflerle. Selam vermeyiz, almayız. Sakallı falan olmuşlar. Uzun baya.
Herkes gibi bir çocukluk geçiren kişiler, en sonunda çok değişik bir hale bürünebiliyor.
Çeşit çeşidiz.
Babamın godoman bir akrabası vardı. 90'larda Volvo sahibi bir adam. Şimdilerde vergi kaçırmaktan ötürü hapis cezası varmış ama kaçıyormuş. Kaçak yani. Hatırımda kaldığı kadar tarif edeyim.
Uzun boyluydu. Amerikan vari bir ses tonu (hani şu gırtlaktan konuşulan), yarı İngilizce, yarı Türkçe konuşurdu. Hafif kilosu da vardı ama uzun boylu olduğu için yakışırdı. Adı Ali'ydi.
Neyse. Bir bayram arefesi bize geldi. Elinde poşetlerle gelirdi genelde. Babam, yiyecek getirilmesini sevmediği için, saygı gösterir, hiç yiyecek getirmezdi. Elinde dikdörtgen bir kutu. Biliyorum aslında ne olduğunu ama bir yandan da TV bakıyorum arabada falan mı diye. Koydu ortaya, "ulan Atari bu" diye bağırmış olabilirim. O anda TV çıktı tabii ki aklımdan.
"Ne güzel oynarız, ne güzel dövüş ederiz" diye diye haykırıyorum evde. A-TA-Rİ ulan. Teknolojinin son harikası ellerimde.
Sonra sonra aklıma yeniden TV geldi.
"Lan" dedim, "nasıl oynayacağız bunu?"
Babama "TV al" desem, adam ekmeği zor sokuyor. Yaş küçük ama bencil düşünme yok lugatmızda. Karadenizli bir Anne, disiplinli bir Baba tarafından büyütülmüşüz sonuçta.
Baba alamaz TV'yi, Ali Amca da böyle büyük bir şeyi zaten almış, bir de TV alsa, Babam da erkek adam. Aile Babası. Ben olsam ben de almam. Ama düşünememiş TV olmadığını.
Neyse, kimseye söylemiyoruz Atarimiz olduğunu. Alan var, alamayan var hesabı yapıyoruz. Hani 90'larda dini sohbet yapmak için gizli gizli, tek tek girilen evler vardı, belki hatırlarsın.
Dayımlarda TV var, dayım falan "tamam" demiş.
Hava kararınca sadece Cuma ve Cumartesi geceleri oynamamıza izin vardı. Kimse görmesin de özenmesin diye yokuş olan sokakta aşağıya doğru koşar, en alttaki binaya ışık hızında girer, 3. kata çıkardım. 5 dakika sonra da abim gelirdi. Sabaha kadar dövüş ederdik Atari'de.
Kimse bir şey demezdi.
Sonra eve, Grundig marka bir TV aldı babam. Onda oynamaya başladığımızda tüm mahalle bize gelir, sırayla Atari oynardık. Sarı kola içme hakkımız vardı. Arkadaşlarımızın anneleri falan gelir, arkada sohbet edip bisküvi yer, biz de önde bisküvi, sarı kola ve Atari ile çocukluğumuzun son günlerini geçirirdik. Sonra sonra, herkes tarafından alınabilir bir alet olmaya başladı Atari. Bir sürü çeşidi çıktı. "999999 in 1" kasetler falan çıkmaya başladığında ise artık bize kimse gelmez olmuştu.
Çok sonraları, şu, karışık dönemlerde; karşı komşularımızın oğulları, sokağımızdaki başka çocuklar falan bu olaylar içerisinde olmaya, aileleri tarafından zorlanmaya başlandı. Dün Atari oynadığımız çocuklar, artık akşamları zikir çekmeye gider, geri kalan zamanlarda da Fazilet Partisinin falan delegesinde abileriyle çay içmeye başladı.
Kopuş o kopuş. Eski mahalleme gittiğimde, bazen denk geliriz. En son hatıram, oynadığımız Atari, içtiğimiz sarı kola heriflerle. Selam vermeyiz, almayız. Sakallı falan olmuşlar. Uzun baya.
Herkes gibi bir çocukluk geçiren kişiler, en sonunda çok değişik bir hale bürünebiliyor.
Çeşit çeşidiz.
zaman:
21:15
Yaşım Kaçtı Bilmiyorum. Ama Çok Küçüktüm.
Sene kaç hatırlamıyorum. Ama küçük olduğumu hatırlıyorum. Mahallede, şimdilerde görüşmediğimiz sarı kafalı kuzenim, ben, abim ve uzak akrabamızın bir oğlu beraber ticaret hayatına başlamıştık.
Sermaye olarak, abimin 2 kepçuk misketi, kuzenimin 50 futbolcu kartı (Çoğu 9), diğer akrabamızın da 1 poşet, inşaattan çaldığı çivileri ve benim kolalarda yeni moda olan açma halkalarının sahtelerinden oluşan mal varlığımı kullanmıştık.
Ben, koordinasyon ve açma halkası üretimi ile uğraşırdım ilk başlarda. Sabah kahvaltısının ardından bizim evin merdivenlerinde buluşur, 4 küçük çocuk, sanki yönetim kurulu ciddiyetinde toplantılar yapardık.
Abim, tüm gününü misket kazanarak geçirir, o misketleri akşam bana getirir, ben de kullanılmayan eski bir garajdaki karargah'ta kurduğumuz kasaya sayarak koyardım.
Kuzenim, açma halkalarının üretiminde bana yardımcı olur, yine, akşam olunca sayımını yapar kasaya koyardık.
Akrabamız, gündüz topladığı demir, alüminyum gibi malzemeleri getirirdi. Bir de içerisine kum doldurulmuş kola kutuları toplardı. Satabilmek için.
Sabah olduğunda, demir, alüminyum stoğumuzu eritmek için demirciye giderdik. Gazete de alırdı bazen ama içerisinde kum olan kola kutularını fark edinceye kadar biz Alüminyum pahalı olduğu için belirli şeyler satardık.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Yaz mevsimlerinde babam bizi köye gönderdiği için ticaret yapabileceğimiz dönemler kısıtlıydı. Çok iyi hatırladığım bir şey var; hiç para yüzünden karmaşa çıkmadı bizim aramızda.
O kısa dönemde, Bisan-İhlas (Mountain Cat) Kırmızı bir bisiklet alacak kadar para kazanmış, ve bisiklete 4 kişi beraber binebilmek için aramızda birbirimize söz vermiştir.
Daha sonraları, iş modelimiz mahallede efsane olmaya başlamış. Biz köye gidince vekaleten yerimize bakacak 2 kişi koymuştuk abimle. Ah çocukluk...
Bir gün, bisikletimizi bizim merdivenin altındaki boşluğa koyup gitmiş kuzenim. Ah ya, bizim alt mahalle dere dediğimiz bir yerdi. Derenin çocuklarından çok korkardık.
Yıllarca, beyinlerimize işlenmiş Kürt, Çingene ya da ten rengi hafif esmer olan herhangi bir çocuktan ve adamdan korkmalısınız kalıbıydı belki korkmamızın sebebi. Bisikletimizi çalmışlar o gün.
Kuzenim, ben İstanbul'a döndüğümde söyledi bana.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Elimizde taşlar, altımızda şort, üstümüzde mavi tonlarda kolsuz bir şey. Malımızı çalmışlar triplerinde dereye inmiştik 4 kişi. Bisikletimiz orada duruyordu. Çok net gözümün önünde o ev. Mahmut çocuğun adı. Çok sonraları sınıf arkadaşı olduğumuzda, birlikte sigara içmiştik, kan kardeşi olmuştuk. Şimdi ne yapar bilmem.
Mahmutun abisi vardı. Muhammet. Bizi görünce çıktı dışarı. Kalıplı çocuklardı, bir ıslık gibi bir ses çıkardı ağzından. Dudaklarını büzerek yaptı o sesi. Aman tanrım! Duymaz olaydım o sesi, dedim eve gidince. Ben o kadar çabuk toplanan bir kalabalık görmedim.
Bizi bir güzel dövdüler o gün. Ama bizim de dövdüklerimiz varmış aralarında.
Kuzenimin çenesine dikiş, benim kafama dikiş, abimin koluna pansuman, akrabamızın da boğazına yakın bir yerde, gırtlak kısmının az üstüne bisiklet fren kolu soktukları için onlarca dikiş atılmıştı.
O gün bugündür, o mahalle şimdilerde hemen hemen boş bile olsa uğramam. Sanki yine saldıracaklar gibi gelir. Zaten o kırmızı bisiklet, son bisikletimdi. Daha da bisikletim olmadı.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Belki de en son o zaman çocuk olmuştum.
Sermaye olarak, abimin 2 kepçuk misketi, kuzenimin 50 futbolcu kartı (Çoğu 9), diğer akrabamızın da 1 poşet, inşaattan çaldığı çivileri ve benim kolalarda yeni moda olan açma halkalarının sahtelerinden oluşan mal varlığımı kullanmıştık.
Ben, koordinasyon ve açma halkası üretimi ile uğraşırdım ilk başlarda. Sabah kahvaltısının ardından bizim evin merdivenlerinde buluşur, 4 küçük çocuk, sanki yönetim kurulu ciddiyetinde toplantılar yapardık.
Abim, tüm gününü misket kazanarak geçirir, o misketleri akşam bana getirir, ben de kullanılmayan eski bir garajdaki karargah'ta kurduğumuz kasaya sayarak koyardım.
Kuzenim, açma halkalarının üretiminde bana yardımcı olur, yine, akşam olunca sayımını yapar kasaya koyardık.
Akrabamız, gündüz topladığı demir, alüminyum gibi malzemeleri getirirdi. Bir de içerisine kum doldurulmuş kola kutuları toplardı. Satabilmek için.
Sabah olduğunda, demir, alüminyum stoğumuzu eritmek için demirciye giderdik. Gazete de alırdı bazen ama içerisinde kum olan kola kutularını fark edinceye kadar biz Alüminyum pahalı olduğu için belirli şeyler satardık.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Yaz mevsimlerinde babam bizi köye gönderdiği için ticaret yapabileceğimiz dönemler kısıtlıydı. Çok iyi hatırladığım bir şey var; hiç para yüzünden karmaşa çıkmadı bizim aramızda.
O kısa dönemde, Bisan-İhlas (Mountain Cat) Kırmızı bir bisiklet alacak kadar para kazanmış, ve bisiklete 4 kişi beraber binebilmek için aramızda birbirimize söz vermiştir.
Daha sonraları, iş modelimiz mahallede efsane olmaya başlamış. Biz köye gidince vekaleten yerimize bakacak 2 kişi koymuştuk abimle. Ah çocukluk...
Bir gün, bisikletimizi bizim merdivenin altındaki boşluğa koyup gitmiş kuzenim. Ah ya, bizim alt mahalle dere dediğimiz bir yerdi. Derenin çocuklarından çok korkardık.
Yıllarca, beyinlerimize işlenmiş Kürt, Çingene ya da ten rengi hafif esmer olan herhangi bir çocuktan ve adamdan korkmalısınız kalıbıydı belki korkmamızın sebebi. Bisikletimizi çalmışlar o gün.
Kuzenim, ben İstanbul'a döndüğümde söyledi bana.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Elimizde taşlar, altımızda şort, üstümüzde mavi tonlarda kolsuz bir şey. Malımızı çalmışlar triplerinde dereye inmiştik 4 kişi. Bisikletimiz orada duruyordu. Çok net gözümün önünde o ev. Mahmut çocuğun adı. Çok sonraları sınıf arkadaşı olduğumuzda, birlikte sigara içmiştik, kan kardeşi olmuştuk. Şimdi ne yapar bilmem.
Mahmutun abisi vardı. Muhammet. Bizi görünce çıktı dışarı. Kalıplı çocuklardı, bir ıslık gibi bir ses çıkardı ağzından. Dudaklarını büzerek yaptı o sesi. Aman tanrım! Duymaz olaydım o sesi, dedim eve gidince. Ben o kadar çabuk toplanan bir kalabalık görmedim.
Bizi bir güzel dövdüler o gün. Ama bizim de dövdüklerimiz varmış aralarında.
Kuzenimin çenesine dikiş, benim kafama dikiş, abimin koluna pansuman, akrabamızın da boğazına yakın bir yerde, gırtlak kısmının az üstüne bisiklet fren kolu soktukları için onlarca dikiş atılmıştı.
O gün bugündür, o mahalle şimdilerde hemen hemen boş bile olsa uğramam. Sanki yine saldıracaklar gibi gelir. Zaten o kırmızı bisiklet, son bisikletimdi. Daha da bisikletim olmadı.
Yaşım kaçtı bilmiyorum. Ama çok küçüktüm.
Belki de en son o zaman çocuk olmuştum.
zaman:
14:13
15 Haziran 2013 Cumartesi
Orospu Çocuğu
Karanlıkta önünü göremiyordu.
Bülent, ilk defa bu kadar ağır hissetmişti göğsünde baş gösteren ağrıyı. Sakin bir şekilde, gömleğinin üst düğmesini açtı. Biraz rahatlamış olsa da halen yürürken zorluk çekiyordu. Bugün, aynı kahvecide hiç kalkmadan içtiği 5. Espresso olmuş, kahve sevgisi adeta bağımlılığa dönüşmeye başlamıştı.
Arkasından koluna giren bir adam belirdi birden bire.
- "İyi misiniz hocam?"
- iyiyim dedi Bülent. Şuraya kadar gidebilirsem oturur dinlenirim.
- "Haydi beraber gidelim" dedi genç adam.
Can havliyle yürürken, genç adamın ona yardım edebilmesini sağlayan tesadüf aklına geldi 2 saniyeliğine. Sonra, yeniden ince bir sızı vurdu.
Çarşı Meydanının tam ortasında yer alan banklara oturdular. Genç adam da oturdu. Gözleri iyi seçemiyor, kararıyordu. Ama sesini net şekilde alıyordu.
-"Doktora neden gitmiyorsunuz?" diye sordu genç adam.
-"Her zaman olan şey. Birazdan geçer" diye aldı cevabını.
Siyah Kapşonlu hafif kalın bir şey vardı üzerinde. Sweat mi deniyor? Sivit mi? Her neyse diye geçirdi aklından. Yüzünü seçemedi.
Kapşonun önünden hafif uçları belli olan beyaz bir kulaklık çekti dikkatini. Kulaklıklı'nın peşinde olduğundan, her zaman dikkatini çekiyordu kulaklıklar.
Genç adam gitmek için izin istedi. Başı öndeydi.
Bülent; bir sigaran var mı? diye sordu genç adama uzaklaşırken.
Duraksadı genç adam...
Arkasını dönmeden;
-"Bu halde sigara içmekten mi bahsediyorsunuz?"
-"Birazdan daha iyi olurum. O zaman içeceğim." dedi Bülent.
Elindeki telefonu cebine koydu genç adam.
Eğildi. Eğilirken daha da sarktı kulaklıkları kapşonlu giysinin önünden. Çantasından bir tabaka çıkarttı.
30 saniye içerisinde bir tane sardı.
Bülent durdu.
Genç adam uzattı özenle sardığı sigarayı.
Bülent halen düşünüyordu.
Bülent durdu.
Genç adam yürüdü iyi akşamlar diledikten sonra.
Bülent kalkmaya çalıştı. Olmadı.
Cebindeki telefona uzandı hemen. Kimi arayacağını şaşırdı. Orospu çocuğu! orospu çocuğu! diye bağırmaya başladı.
Orospu çocuğu!
Bülent, ilk defa bu kadar ağır hissetmişti göğsünde baş gösteren ağrıyı. Sakin bir şekilde, gömleğinin üst düğmesini açtı. Biraz rahatlamış olsa da halen yürürken zorluk çekiyordu. Bugün, aynı kahvecide hiç kalkmadan içtiği 5. Espresso olmuş, kahve sevgisi adeta bağımlılığa dönüşmeye başlamıştı.
Arkasından koluna giren bir adam belirdi birden bire.
- "İyi misiniz hocam?"
- iyiyim dedi Bülent. Şuraya kadar gidebilirsem oturur dinlenirim.
- "Haydi beraber gidelim" dedi genç adam.
Can havliyle yürürken, genç adamın ona yardım edebilmesini sağlayan tesadüf aklına geldi 2 saniyeliğine. Sonra, yeniden ince bir sızı vurdu.
Çarşı Meydanının tam ortasında yer alan banklara oturdular. Genç adam da oturdu. Gözleri iyi seçemiyor, kararıyordu. Ama sesini net şekilde alıyordu.
-"Doktora neden gitmiyorsunuz?" diye sordu genç adam.
-"Her zaman olan şey. Birazdan geçer" diye aldı cevabını.
Siyah Kapşonlu hafif kalın bir şey vardı üzerinde. Sweat mi deniyor? Sivit mi? Her neyse diye geçirdi aklından. Yüzünü seçemedi.
Kapşonun önünden hafif uçları belli olan beyaz bir kulaklık çekti dikkatini. Kulaklıklı'nın peşinde olduğundan, her zaman dikkatini çekiyordu kulaklıklar.
Genç adam gitmek için izin istedi. Başı öndeydi.
Bülent; bir sigaran var mı? diye sordu genç adama uzaklaşırken.
Duraksadı genç adam...
Arkasını dönmeden;
-"Bu halde sigara içmekten mi bahsediyorsunuz?"
-"Birazdan daha iyi olurum. O zaman içeceğim." dedi Bülent.
Elindeki telefonu cebine koydu genç adam.
Eğildi. Eğilirken daha da sarktı kulaklıkları kapşonlu giysinin önünden. Çantasından bir tabaka çıkarttı.
30 saniye içerisinde bir tane sardı.
Bülent durdu.
Genç adam uzattı özenle sardığı sigarayı.
Bülent halen düşünüyordu.
Bülent durdu.
Genç adam yürüdü iyi akşamlar diledikten sonra.
Bülent kalkmaya çalıştı. Olmadı.
Cebindeki telefona uzandı hemen. Kimi arayacağını şaşırdı. Orospu çocuğu! orospu çocuğu! diye bağırmaya başladı.
Orospu çocuğu!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
